• DOLAR
    7,4755
  • EURO
    8,8596
  • ALTIN
    466,40
  • BIST
    1,1847
Halil Karata
Halil Karata
hk@t.com
VAZOMUZDAKİ ÇİÇEKLER
  • 0
  • 17 Ocak 2020 Cuma
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Şamanlar iki dünya arasında sıkışmış ruhları kurtarırlardı. Oyuncular iki ruh arasına sıkışmış bir dünyayı kurtarmalılar. H.K.

 

Kimi Doğulu ve Batılı aktörde öyle bir sahne varlığı niteliği vardır ki seyirci derhal etkilenir ve dikkat kesilir. Bu oyuncular donuk bir gösteri sunduklarında bile bu vardır. Bunu sağlayan teknikten çok bedenin özel bir kullanım şeklidir. Bedenimizi gündelik yaşamdaki kullanışımız, gösterideki kullanışımızdan farklıdır. Gündelik tekniklerimizde bilinç yoktur. Kıpırdarız, otururuz, bir şeyler taşırız, öperiz. Bunların hepsini ‘doğal’ olduğuna inandığımız, kendiliğinden ama aslında kültürel olarak belirlenmiş hareketlerle yaparız. Değişik kültürler değişik beden tekniklerini belirler. Oyuncunun sahne yaşamını yöneten ilkeleri bulmada ilk adım, bedenin günlük devinim teknikleri karşısındaki gündelik- dışı olan günlük devinim tekniklerini kavramaktır.

Sanat, varlığın ya da varlıkların (ontik veya ontolojik) yetkinleşmeye doğru hareketinin ön tasarımıdır. Varlığın ya da varlıkların değişim ve gelişim potansiyelinin ön görücüsüdür. Geçmişin ya da güncel olanın tıpkıbasım tekrarı olmak onun görevi değildir. Ayrıca çağının tanığı filan olmak da!

Gündelik beden tekniklerinin amacı iletişimdir. Gündelik dışı ustalık teknikleri ise şaşırtmayı, hayranlık uyandırmayı ve bedeni dönüştürmeyi amaçlar. Bunun yanı sıra, gündelik dışı ustalık tekniklerinin amacı bilgi vermek için bedeni bilgiye yönelik biçimlendirmektir.

Eylemde gündelik yaşam deviniminin sanatsal alanda kullanılmaması halinde, gündelik yaşam devinimin dışında bir gözlemi olmayan halktan kişilerin sanatsal olanla bağı kopmaz mı diye bir soru sorulabilir tam burada? Bu zorlu bir soru olmuştur hep ve sanat yapıcılar için bir korku vesilesi olagelmiştir daima. Anlaşılma kaygısı ya da maddi, ideolojik kaygılar sanat yapıcıları sanatsal devinimden uzaklaştırıp günlük doğal devinimi bire bir sahneleme alanına taşımaya zorlamış, teslimiyete mecbur kılmıştır.

Oysa bir sanat eseri söz konusuysa tamamen anlaşılır olmasındansa, hiç anlaşılmaması yeğ tutulur. Öyle yapılmaya gayret edilmeli anlamında değil bu söylediğimiz. Doğası gereği tamamen anlaşılabilecek ve yine doğası gereği hiç anlaşılmayacak bir şey değildir sanat yapıtı. Ama tamamen anlaşılan bir şeyin bir sanat yapıtı olduğu epey kuşku götürür. Bu denli anlaşılır bir sanat yapıtı bilimsel olarak sanat yapıtı kimliğini yitirir. Sanat yapıtı sübjektif bir özne nesne- özne özne ilişkisi ise eğer ve yapıtı oluşturan özne ve nesne de özgünlüğü dolayısıyla (özgün değilse ortada zaten bir sanat yapıtı yoktur) tekrar edilemez olan ise. Bu iki biricik olanın birleşme ilişkisini tamamen kim anlayabilir?

Sanat üretecek olan özne tekrar edilemez nitelikler taşır. Onun birebir aynısı nitelikleri taşıyan hiçbir özne yoktur evrende. Aynı şey oluşan sanat nesnesi için de geçerli. Bu yüzden hiçbir özne yoktur ki bu iki elemanı ayrışıkken de, hele ki sanat nesnesi üzerinde birleşmiş durumdayken de tamamıyla çözümleyebilecek yetenekte olsun. Ama hem sanat yapıcı öznenin hem sanat öznesinin genel nitelikleri vardır. İstisnalar dışında herkese malum niteliklerdir bunlar. Sanatçı özne sanat nesnesiyle ne denli karmaşık bir ilişkiye girmiş olursa olsun, bu genel nitelikler ortadan kalkmayacaktır. Dolayısıyla da bu sanat yapıtını izleyen öznenin elinde anlamak adına sağlam veriler oluşturacaktır. İzleyici özne ortada duran sanat nesnesine ait genel nitelikleri de hesaba katarak, kendi sübjektivitesi önderliğinde bir takım öngörüler yakalayacaktır ortaya çıkana dair. Ama bu sanatçı öznenin ortaya koymak istediğini tamamen algılamasına yetmeyecektir. Mutlaka ifade ile algı arasında uyuşmayan noktalar kalacaktır

Gordon Craig, aktör Irving için ‘Irving sahnede yürümezdi, dans ederdi’ demişti. Aynı eleştiri, Meyerhold’un araştırmalarını aşağılamak için olumsuz anlamda kullanılmıştır. Onun Don Juan yapıtını izledikten bazı eleştirmenler yaptıklarının tiyatro olmayıp bale olduğunu yazmıştır. Kültürümüze özgü olan dans ile tiyatro arasında ayrım yapma eğilimi, aktörü sürekli bedeni yok saymaya, dansçıyı ise virtüözlüğe doğru itme riskini taşıyan gelenek yoksunu bir boşluğu, derin bir yarayı ortaya koyar. Doğulu oyuncular ise bu ayrım saçma gelir. Bir Doğulu aktöre ‘enerji’ sözcüğünü kendi çalışma diline nasıl çevireceğini sorabilirsiniz. Ama dans ile tiyatro arasındaki farkı açıklamasını isteyecek olsak şaşkınlık içinde başını sallar. Ayrıca geçmiş tarihsel dönemlerde bu istek, Avrupalı aktörlere de saçma gelirdi.

Gelin çiçeklerden söz edelim. Birkaç çiçeği bir vazoya yerleştirdiğimizde bunu onların güzelliğini sergilemek için ya da onların tadını çıkarmak için yaparız. Onlara çok gizli anlamlar da yükleyebiliriz. Anne, baba, dine saygı ya da sevi, onurlandırma gibi. Ama ne kadar güzel olurlarsa olsun çiçeklerin bir kusuru vardır. Kendi bağlamlarının dışına çıkarıldıklarında yalnızca kendilerini betimlemeyi sürdürürler. Decroux’un bahsettiği aktör gibidirler. Sadece bir adama benzemeye mahkûm bir adam. Bir bedeni taklit eden bir beden! Bu hoş olabilir. Ama bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi için sadece hoş olması yetmez. Bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi için şeyin düşüncesi başka bir şey tarafından betimlenmelidir. Vazo içindeki çiçekler ister istemez vazo içindeki çiçeklerdir. Bazen sanat yapıtlarının öznesidirler. Ama hiçbir zaman kendileri sanat yapıtı değillerdir.

Gündelik dışı beden kullanımında oyuncunun bedeni sanki gündelik yaşamın kuralları olmayan bir takım kurallar tarafından parçalara bölünmüş sonra yeniden bir araya getirilmiş gibidir. Yeniden bir araya getirme işleminin sonunda beden artık kendine benzemez. Vazomuzdaki çiçekler gibi oyuncu doğal ortamından kopartılmıştır. Gündelik tekniklerin egemenliğinden özgürleşmiştir. Oyuncular sahnede canlı olmak uğruna kendi kendilerini sunamaz ya da betimleyemezler. Başka deyişle kendi otomatik tepkilerinden vazgeçmeleri gerekir. Oyunculuk sanatının çeşitli kodlamaları her şeyden önce gündelik yaşamın otomatik tepkilerini kırma yöntemleridir. Otomatiklikten bu kopuş doğal olarak anlatım değildir. Ama bu kopuş olmadan anlatım da olmaz.

Bütün bunlar oyunculuk sanatını fazlasıyla karmaşık ve aşırı kodlamalı gibi gösterebilir. Gerçekte o denli karmaşık değildir. Pek çok gelenekte ortak varlık gösteren bir deneyimden kaynaklanır. Bu da çok daha geniş çaplı, ağırlıklı bir eylemi bastırmak için kullanılan enerjinin aynısının kısıtlı hareketler içine sıkıştırılmasıdır. Örneği bir sigara yakma eylemi içine tüm bedeni dâhil etmek, ufacık bir kibriti değil de ağır bir kutuyu kaldırıyormuş gibi davranmak ya da ısınmak için kullanılacak aynı güçle çeneyi açıp kapatmak ve ağzı hafif aralık bırakmak gibi. Bu yöntemle çalışmak, hareketsiz haldeyken bile oyuncunun tüm bedenini canlandıran bir enerji niteliği açığa çıkartır.

Bedendeki karşıtlıklar dansının ortaya çıkarttığı ilke (tüm dış görünüşe karşın) eleme yoluyla işleyen bir ilkedir. Eylemler bağlamlarından yalıtılır ve bu sayede ortaya çıkarlar. Bu bedenin ekonomik olmayan bir kullanımıdır. Çünkü gündelik beden teknikleri, zaman ve enerji bakımından tutumluluk sağlayan çeşitli süreçleri talep etme eğilimindedir. Birçok ünlü oyuncu büyük olasılıkla bu nedenle ‘sahne işi’ denen anlardan en unutulmaz sahnelerini oluşturmuştur. Bu oyuncular oynamayı bırakıp başka ana eylemi geliştirmekteyken kenara çekildiklerinde kendi uygulamadıkları eylemlerin gücünü, neredeyse algılanamaz hareketlerle içlerine çekmeyi başarır. İşte bu durumlarda özel bir güçle seyircinin belleğinde izini bırakır. ‘Sahne işi’ yalnız Batı geleneğine ait değildir. Kabuki oyununda gösterimin bazı anlarında tek bir oyuncu dans etmekte, ötekiler seyirciye sırtlarını dönerek rahat durmaktadır. Oysa bu sırtı dönük oyuncular asla rahatlamazlar. Dansı kafalarında yaşarlar. Öyle yapmazlarsa sırtlarının görüntüsü seyirciye ilginç gelmez. Burada oyuncu tiyatral eyleme ulaşmak için gündelik beden tekniklerini sıkı bir elemeden geçirmiş yeni bir aksiyon biçimine ulaşmıştır.

Elemenin tiyatral eylemi kendini sadece tanımlanmamış eylemsizliğe bırakmak değildir. Eleme, sahne üzerinde ve oyuncu açısından gerçek tiyatro yaşamını ayırt ettiren şeyi, aşırı anlatımsallık ve canlılıkla sağa sola saçmak yerine elde tutmak anlamına gelir. Elemenin güzelliği aslında dolaylı eylemin, asgari etkinlikle ortaya konan azami yoğunluktaki yaşamın güzelliğidir. Bu oyunculuk sanatının anlatım öncesi düzeyinin bile ötesine geçen bir karşıtlıklar oyunudur.

Sanat bir soru sorma biçimi midir, yoksa bir cevap verme hali mi? Sanatın soru sorması cevabı da vermesini engeller mi? Ya da cevap araması soru üretmesini? Ya da bir bütünsellik midir bu? Bana sorulsa ki, sorulmaz! Ben derdim ki; Sanat insanın özgürlük arayışıdır. Ne soru sorar ne cevap verir. Mütemadiyen özgürlüğü dener. Bu denemeler esnasında sorular ve cevaplar türüyorsa bu denemenin doğasından kaynaklanır. Öyleyse sanat eylemine girişen, soru ve cevapların peşine düşmeyi, bir bilim insanı gibi ana problem edinmeyecektir kendine. O özgürlüğün peşine düşecektir. Yalnızca özgürleşmenin!

Yukarıdaki paragrafların bazısı şahsım tarafından yazılmış, bazısı ise Eugenio Barba- Nicole Savarese’ birlikte kotardığı Oyuncunun Gizli Sanatı kitabından alıntılanmıştır. Hangisi onlara ait hangisi bana onu demeyeceğim. Onu da siz bulun gayri!

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
ümraniye escort
Antika Eşya Alanlar Antika Alanlar ikinci el saat alan yerler Antika Alanlar Antika Alanlar