• DOLAR
    7,8680
  • EURO
    9,3102
  • ALTIN
    481,97
  • BIST
    1,1827
Birgül Yeşiloğlu Güler: “Benim oyunlarımdaki parmak izim, zamanı kullanma biçimim!”

Birgül Yeşiloğlu Güler: “Benim oyunlarımdaki parmak izim, zamanı kullanma biçimim!”

Birgül Yeşiloğlu Güler: “Benim oyunlarımdaki parmak izim, zamanı kullanma biçimim!”

Bir yandan tiyatronun akademik alanında eğitimler veren Birgül Yeşiloğlu Güler, diğer yandan yazmaya,  yazmaya ve yazmaya devam ediyor. Güler, bu çok önemli yazma eylemi ve diğerlerini, “Tiyatronun her alanında üretmeye devam edeceğim. Yazar olarak, yönetmen olarak, dramaturg olarak, akademisyen olarak… Konumum ne olursa olsun, gerçek olan tek şey; emek vermek ve üretmek…” şeklinde açıklıyor. Değerli yazarımızla, yazma sürecini ve oyunlarını konuştuk.

Şebnem Atılgan: Uludağ Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü, Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı’nda çalışmakta, lisans ve yüksek lisans düzeyinde dersler vermektesiniz. Bununla birlikte yayımlanmış birçok oyun metni kitabınız var ve yazmaya da devam ediyorsunuz. Üretken bir yazarsınız…  İlk olarak, “Oyun metinlerinizde beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?” ve bu sorunun devamında ise, “Sizi, oyun metninin ilk cümlesine, ana fikrine ya da kaynağına doğru yönlendiren itici güçler nelerdir?” diye sormak isterim.

Birgül Yeşiloğlu GülerMerhaba Şebnem. Öncelikle Tiyatro Gazetesi okurlarına sevgi ve selamlarımı iletmek isterim, sonrasında da böylesine işlevsel bir soru sorduğun için teşekkür ederim… Yazma eylemiyle ilgili bunca yıllık tecrübem ve gözlemlerim sonucunda öğrendiğim en önemli bilgilerden biri, her yazarın kendine özgü itici bir gücü olduğu yönünde… Benim itici gücümse gözlem yeteneğim! Ancak farklı bir gözlem sanırım benim ki… Ben olanı değil, olmayanı gözlemeyi seviyorum… Yolunda gitmeyen, eksik kalan ya da eğreti duran her şey benim için itici güç! Bunu şöyle açıklayabilirim; ortada dönen bir çark varsa, beni o çarkın işleyişi değil, çarkın kırık dişi ilgilendiriyor… Yolunda giden, tek düze, içinde çatışmayı barındırmayan, ruhumda iz bırakmayan, karbon kâğıdıyla birbirinin benzeri olmuş kişi ya da durumlar ilgimi çekmiyor. Çekmeyince de benim için itici güç olmuyor… Oyunlarıma nasıl başladığıma gelirsek, bilinenin aksine ben yazma eylemine bir replik, bir durum, bir olay ya da bir karakter üzerinden başlamıyorum genellikle… Oyun yazarken kapısını tıklattığım ilk durak benim için her zaman mekân oluyor… Yaratıcı süreçte zihnimde tasarladığım dramatik kurgunun olmazsa olmazı en önemli unsuru genellikle mekân oluyor… Sonrasında ise o mekânlar beni karakterlere doğru götürüyor… O karakterler genellikle ya o mekânın yarattığı ve bire bir o mekânla uyumlu ya da tamamıyla o mekâna zıt,  karşıt kişiler oluyor… Mekâna ve karakterlere karar verdikten sonra oyunu yazmak benim için kolaylaşıyor… Arkası çorap söküğü gibi kendiliğinden geliyor, benim sürecimde…

Şebnem Atılgan: Oyun metni yazarlığı, içinde bazı teknik yazım becerilerine ihtiyaç duyan bir yazım türü müdür? Bir oyun metninin temelde ihtiyaç uyduğu genel teknik çerçeve ne ya da neler olmalıdır? Yazılanların bir oyun metni olması, temelde neye ya da nelere bağlıdır?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Bu sorunun yanıtını lisans ve yüksek lisans düzeyinde verdiğim derslerin çoğunda öğrencilerime sorarım ve genellikle de sorunun yanıtını almakta zorlanırım. Çünkü senelerdir süre gelen bir döngünün bir göstergesidir aslında bu… Yumurtamı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan? Oyun metni yazarlığı yetenek midir yoksa teknik bir bilgi midir? Kısacası tam bir kaos… Yaklaşık otuz yıldır devam eden yazarlık hayatım boyuncaşunu anladım ki; yetenek olmadan teknik bilgiye sahip olmanın bir anlamı olmadığı gibi, tekniğe sahip olup da yeteneğin olmamasının da bir anlamı yok! Dramatik malzemenin niteliklerini bilmeden, çatışmayı oluşturmadan, konuşma örgüsünün ritmini elinde tutmadan, aksiyon planını, temayı, mesajı, önermeyi oluşturmadan oyun yazmak kuşkusuz ki çok zor ama imkânsız değil! İşte bu noktada devreye yetenek ve teknik bilgi giriyor… Teknik bilgi, yetenek olmadan çok fazla bir anlam içermiyor. Yetenek de, teknik bilgi olmadan uzun soluklu ve güçlü olmuyor maalesef… Kuşun iki kanadı gibi! Bence bir oyun yazarı hem yeteneğe sahip olmalı, hem de teknik bilgiyi taşımalı diye düşünüyorum… Bu ikisi varsa o zaman her şey daha anlamlı, nitelikli ve kaliteli oluyor…

Şebnem Atılgan: Oyun metni yazarlığı, yazarına ait yaratıcılıklara açık bir yazım alanı mıdır? Örneğin, sizin oyun metinlerinizde “zaman kavramı” etkileyici bir kurgu, öykü ya da teknik anlatımla karşımıza çıkıyor. Geçmiş-bugün-geçmiş-gelecek ve benzeri bir akışla zamanı derinlemesine işlediğiniz, bir o kadar da psikolojik bir travmanın izlerine tanık olduğumuz “Dejavu”, bize sizin oyun metni üzerindeki özgün yaratıcılığınızı kanıtlıyor. “Dejavu” örneği bazında soruya dönersek, oyun metni yazarlığı, yazarına ait teknik yaratıcılıklara açık bir yazım alanı mıdır?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Evet açık… Oyun yazarlığının, aslında daha da genişletirsek, bütün sanat dallarının yaratıcısına ait bir öznellik taşıdığını düşünüyorum… Bir nevi sanatçının parmak izi bu!  Benim oyunlarımdaki parmak izim sanırım zamanı kullanma biçimim!  Bilim kurguya, uzaya, fiziğe, kozmik bilgiye ve mistik düşünceye meraklı biri olarak zamanın bendeki yansıması çok farklı… Aslını ararsan ben “zamana değil de, daha çok zamansızlığa inanıyorum” diyebilirim… Sanırım bu nedenle olacak ki;  oyunlarımda zaman kırılmalarını, zaman çakışmalarını ve zamansızlığı kullanmayı çok seviyorum… Bir gün baktım ki; seneler içinde bu sevgim ciddi bir tekniğe dönüşmüş… Kendime ait bir söylem geliştirmişim, zamanı kullanırken… Kodlarını kırmak çok zor elbette bu söylemin ama kıranlar içinde ‘yeni’ ve ‘keyifli’ bir okuma bu… Zamanı kullanma biçimimin, yazarlığımı tanımlayan bir parmak izi olduğunu söylemem mümkün… Benim oyunlarımda şimdi, geçmiş ve yarın çoklu katmanlar olarak kendini gösterir… Bu katmanları doğru anlayabilmek ve soyabilmek için tıpkı bir bulmaca gibi ya da satranç hamlesi gibi metne şifreler üzerinden bakmak gerekiyor… Örneğin Dejavu’da soğuk savaş döneminde iki Rus istihbarat ajanını anlatıyorum… Yaraslav ve Yegor… Yaraslav, görev adamı… Emir komuta zincirinin düşünmeyen, sorgulamayan, itaat eden kanadını oluşturuyor… Otoritenin yarattığı bir tetikçi… Yegor ise bu zinciri kırabilmiş, insan boyutunu kaybetmemiş, sorgulayan, düşünen bir istihbaratçı… Şimdi olay şöyle başlıyor; bu iki adam aynı kadına aşık oluyorlar… Peki, kadın hangisini seçiyor? Tabii ki Yegor’u… Bu karardan sonra yakın arkadaş olan iki erkek arasında ölümüne bir mücadele başlıyor… Aynı zamanda da Yaraslav ve Yegor’un aynı kadına duydukları aşk, istihbarat teşkilatlarının iç yüzünün sorgulanmasına da kapı aralıyor… Bu iki erkek birbirlerini yok etmeye çalışırken, teşkilatta aslında onları yok etmeye çalışıyor… Av hangisi, avcı hangisi birbirine karışıyor? İşte burada da av ve avcının amansız takibini zaman atlamalarıyla anlatıyorum… Sana bir soru sormak isterim Şebnem… Bir çember içerisinde koşan iki leopar olduğunu varsayarsak sence bunlardan hangisi avcı, hangisi avdır? Önde olan mı? Arka da olan mı? Peki, önde olan kime ya da neye göre önde? Ya arka da olan? O kime ya da neye gör arkada? İşte bu soruların yanıtlarını vermek çok zor değil mi?  Çünkü çemberin içinde döndüğün sürece hem öndesindir, hem de arkada! Önde ya da arkada olanı anlamak mümkün değil!  Zaman da böyle bir şey bana göre! Hayatı bir çember olarak algılayan biri olarak; bana göre ne şimdi, ne dün, ne de yarın diye bir kavram yok! Her şey biraz şimdi, biraz dün, biraz da yarın… Tıpkı bir kara delik! Ya da paralel evren!  Zamanı sınırlayan bizleriz… Zihnimize de bunu yapıyoruz! Sınırlıyoruz onu… Zihnin de aslında geçmişi, şimdisi ve yarını yok! Gözlerinizi kapatıp on yıl önceki bir anınızı anımsamaya çalıştığımızda aslında biz şimdinin içinde olmamıza rağmen zihnimizde geçmişi yaşıyoruzdur! Peki, bu zamansızlık değil de nedir? İşte Dejavu’da bunu anlatıyorum. Alzheimer olan birini anlatıyorum. Bunun Yegor mu yoksa Yaraslav mı olduğunu da bilmiyoruz. Çünkü ikisi de birbirine karışmış durumda…Bu nedenle rejisör isterse bu oyunu tek kişilik, istenirse de iki kişi oynatabilir… Oyun istenirse tek mekânda istenirse de birçok mekânda geçebilir ve oyun istenirse yine tek zamanda ya da birçok zamanda oynanabilir… Çünkü gerçek sadece bir bilinmeyen! Kısacası oyunu rejisörün kendi gerçekliğine bıraktım…

Şebnem Atılgan: Bu, bana kalırsa müthiş ve çok etkileyici bir kurgu! Peki, tiyatro oyun metni yazarlığı, gelişen-değişen bir yazım türü müdür? Örneğin William Shakespeare’in oyun metinleri günümüzde pek çok farklı tekniklerle sahnelenmektedir ki bu da, metinlerin yeniden yazıldığı anlamına geliyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Oyun metinlerindeki kurgu mu tekniği belirler ya da bu yazarın özgün metnine ya da William Shakespeare gibi ilham veren yazarların yarattıkları özgür alan değerine mi bağlıdır?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Sevgili Şebnem, senin de dediğin gibi oyun yazarlığı sanatın her dalında olduğu gibi gelişen, değişen ve dönüşen bir süreç… Verdiğin örnek üzerinden gidersek, Shakespeare’nin metinlerini farklı rejilerle sahneye koymak mümkün iken her metnine de farklı bir dramaturgi gözüyle bakmak da, elbette mümkün… Buradaki her farklı bakış, elbette ki o metnin ‘yeniden’ okunması demek… Yeni bir okuma;  yeni bir teknik, yeni bir yaklaşım demek bence… Dolayısıyla yaratıcı kurgu ile teknik arasında ciddi bir etkileşim var… Kendimden yola çıkarak bunu şöyle açılmayabilirim. Örneğin Pembe Panduflu Aşk adlı oyunumda, kadın ve erkek arasındaki ilişkide, kadının erkekten daha güçlü olduğunu ve aşkı başlatan ya da sonlandıran tarafın kadın olduğunun altını çiziyorum… Şimdi bu malzemeyi, bir başka söylemle bu mesajı ben istersem absürt bir oyun olarak sahneye taşırım, istersem epik bir oyun olarak… İstersem simgesel bir oyun olarak sahneye taşırım… İstersem karşı gerçekçi bir oyun olarak sahneye taşırım… Burada beni sınırlayan hiçbir şey yok… Çünkü var olduğunu düşündüğüm bütün tekniklerle ilgili zaten bilgi sahibiyim… Ben sadece seçim yapıyor ve karar veriyorum… Diyorum ki; “Ben bu oyunu komedi olarak yazacağım” ve ona göre kaleme alıp sahneye taşıyorum. Kısaca demek istediğim şey şu; benim için önemli olan şey yaratıcılığım… Teknik tercihim ondan sonra geliyor… Hepsi bu…

Şebnem Atılgan: Sizin oyun karakterlerinizden bahsedebilir miyiz? Oyunun karakterlerini yaratmak, oyunun metni ile doğru orantılı olmalı… Bununla birlikte hayatın gerçeklerini sahneye taşıyan karakteri yazmak, konuşturmak ayrı bir yetenek… Üstelik konuyu da karakteri de gerçek hayatın içinde doğru yorumlamak ya da anlamak gerekiyor, değil mi? Tıpkı Pembe Panduflu Aşk’taki kadın karakterleriniz gibi. Bize bu kadınlardan söz eder misiniz?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Kadın bir oyun yazarı olarak elbette ki beni de bu coğrafyanın, hatta dünyanın tüm kadınlarının sorunsalları ve açmazları ilgilendiriyor… Yüksek lisans tez çalışmamda kadın yazarlarımızın kadın karakterlere bakışını akademik olarak incelemiştim. Beni o literatür araştırmasına götüren şey, hayatın içinde kadın olarak var olmanın zorluğundan başka bir şey değildi… Ben de bu toplumun bir kadınıyım ve dolayısıyla bu toplumda yaşanan her travmayı üzerimde taşıyorum… Bazen bir anne olarak, bazen bir eş olarak, bazen bir kız kardeş olarak, bazen kız evlat olarak, bazen de kadın bir akademisyen olarak… Oyunlarımdaki kadınların çoğu aslında birazda benim… Çünkü ben ne onlardan, ne de onlar benden ayrı değil!  Aynı havayı soluyoruz, aynı sancılara gebeyiz ve aynı düşleri kuruyoruz…Pembe Panduflu Aşk’taki Mualif Kabuletmez’in mücadeleci ruhu benim de bir parçam… Ya da sevgili arkadaşım Sevinç Gediktaş’a ithafen yazdığım Halide’nin Dört Mevsimi adlı oyunumdaki Halide Edip Adıvar’ın kadın bir yazar olarak verdiği var olma çabası benim de çabam… Bir başka oyunum olan Kadınlar Konuşursa’daki Suriye’li mülteci kadının trajedisi aslında benimde trajedim… Kısacası benim oyunlarımdaki kadın karakterler benden çok da uzak değil… Çünkü ben gerek çocukluğum, gerek yetiştiğim aile ortamı ve gerekse de dünyaya bakışım nedeniyle ‘sırça köşkte yaşayan’ yazarlardan olmadım hiç… Olmam da… Annemden kızıma ulaşan bir köprüyüm sadece… Annem okuma yazma bilmeyen gerçek bir Anadolu kadınıydı, kızımsa tıp doktoru olmak üzere… İkisi arasında köprü olmak bana yetiyor. Çünkü o köprünün üstü ‘gerçek’ kadınlarla dolu… Ayakları yere sağlam basan, üreten, korkmayan, direnç gösteren ve gelişen kadınlar bunlar…Antigone gibi…

Şebnem Atılgan: Oyun metni yazma alanına yönelen yeni kalemlere neler önerirsiniz?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Mümkünse öncelikle yazarlık eğitimi almalarını öneririm. Ülkemizin pek çok şehrinde artık tiyatro bölümü ve dramatik yazarlık anasanat dalı eğitimi veren üniversiteler var. Bunların bazılarıyla ilgili kafamda soru işaretleri olsa bile, genel anlamda sağlam bir usta-çırak ilişkisi içinde kaliteli eğitimler verilmekte… Yazar adayları bu okullardan birine kaydolup yaratıcılıklarının sınırlarını ya da boyutlarını görebilirler… Eğer bu kurumlarda yapılan yetenek sınavlarını kazanmışsanız zaten işin önemli bir kısmını başarmışsınız demektir… Geriye kalan tek şey size kılavuzluk edecek yazarlık hocanızdan alacağınız teknik bilgiler ışığında kendinizi geliştirmeniz… Yok, eğer bu eğitimi alabilecek durum ve koşullara sahip değilseniz o zamanda yapmanız gereken en önemli şey okumak, yazmak, oyun seyretmek ve hayatı gözlemlemek… Elbette bu söylediklerim dramatik yazarlık öğrencisi içinde geçerli ama onlar zaten eğitimlerinin bir parçası olarak bunları yaptıklarından ya da yapmak zorunda kalacaklarından tekrar belirtmek istemedim. Yazmak ciddi emek isteyen bir eylem. Genç yazar arkadaşlarıma bu noktada söyleyebileceğim önemli bir şey var. Oda şu; emek vermeden yazar olabilmeniz çok zor… O yüzden emek verin… Gerisi gelecektir…

Şebnem Atılgan: Kısa bir süre sonra yeni bir oyun metni kitabınız da okurla buluşacak: “Değirmen”…  Başka yeni projeler var mı?

Birgül Yeşiloğlu Güler: Sevgili Şebnem, bu ay yeni bir ‘Toplu Oyunlar’ kitabım çıktı… Altıncı kitabım bu… Elbette yenileri de gelecek… Üretmeyi, çalışmayı, paylaşmayı seviyorum… Bu kitabım da metinlerarası gönderme yöntemiyle hem kolaj, hem de derleme yaparak iki uyarlama yaptım… Bunlardan ilki bir Sabahattin Ali uyarlaması… Sabahattin Ali’nin Değirmen adlı öyküsüyle, Kuyucaklı Yusuf adlı romanından yola çıkarak yeni bir metin oluşturdum… Yeni metnin içinde ebetteki kendime ait küçük bir yan kurgu ve karakterler de var… Sabahattin Ali’nin üslubunu, dilini yakalamak adına altı ay çaba sarf ettim… Çok emek verdim…Bunu başardığıma kanaat getirdiğim noktada da oyun kendini yazdırmaya başladı… Sabahattin Ali’yle buluşmak çok güzeldi… Kalemi karşısında bir kez daha saygıyla eğiliyorum ustanın… Kitapta bulunan ikinci uyarlamam ise Strindberg’in iki oyunundan yola çıkarak oluşturduğum ‘Fare Kapanı’ adlı oyunum oldu… O da çok eğlenceliydi… Ondada Matmazel Jullie ile Güçlü oyunlarını yine metinlerarası gönderme yöntemiyle tek metin haline dönüştürüp üzerine de kendi kurgumu oturttum… Onda da Yugoslavya iç savaşı sırasında esir edilen iki kadın mahkûmun tiyatroya tutunarak hayatta kalma çabasını anlatıyorum.

Yeni projelerime gelince… Elimde şu an bitirmek üzere olan bir komedi oyunum var… Yazarken çok keyif alıyorum. Hatta çoğu zaman kendimi gülerken buluyorum. Dilerim bittiğinde de okuyucuları ve seyircileri de benimle aynı keyfi alır… Bunun yanı sıra uzun soluklu bir yazma serüvenim daha var. Roman yazıyorum! Değişik duygular içindeyim… Roman yazarlığı ile oyun yazarlığı birbirlerinden farklı iki yazma serüveni aslında… Bakalım sonuç ne olacak? Ben de merak içindeyim. Roman yazmak mı, yoksa oyun yazmak mı ağır basacak? Zaman gösterecek bunu… Açıkçası Şebnem, hem akademik anlamda yazarlık dersleri vermemden dolayı, hem de üretmeye önem veren bir yazar olarak sürekli ya yazıyor, ya okuyor ya da oyun çıkarmaya çalışıyorum… Belki biliyorsundur, şu an Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda ikinci doktoramı yapıyorum… Aslında doktora değil de sanatta yeterlilik… Bu program gereği hem kuramsal anlamda yönetmenlik eğitimi alıyor, hem de uygulamada reji yapıyorum. Örneğin Fare Kapanı adlı oyunum da bunlardan biri… Geçen sene bu oyunumu sadece yazmakla kalmadım, aynı zamanda da rejisini yaptım. Bu dönem tezim kapsamında yeni bir oyun daha yönetmem gerekiyor. Danışmanım olan değerli hocam ve meslektaşım sevgili Prof. Dr. Erol İpekli ile çalışmaktan büyük keyif alıyorum… Bana ve mesleğime katkıları çok… Ayrıca Gelişi Güzel Sanatlar adı altında çeşitli meslek gruplarından oluşan bir tiyatro topluluğuyla hem atölye hem de reji düzeyinde çalışmalarım oluyor. Burada kısaca Gelişi Güzel Sanatlar hakkında bilgi vermek isterim.Tiyatro sevdası etrafında toplanmış bir avuç insanla çalışmak beni çok mutlu ediyor ve yarınlar adına umutlandırıyor.  Doktorundan tut, hemşiresine, tiyatrocusuna, iş insanına, mühendisine kadar pek çok meslekten insanın gece yarılarına kadar tiyatro için emek harcadıklarını gördükçe yaptığım işe olan saygım bir kat daha artıyor. Bu güzel insanlar 27 Kasım’da Nörolog Ali Özhan Sıvacı’nın yazdığı ‘Durum Bundan İbaret’ adlı oyunla prömiyer yapacaklar. Ben de zamanım yettikçe onlara katkı sunmaya çalışıyorum. Anlayacağın sevgili Şebnem, tiyatronun her alanında üretmeye devam edeceğim. Yazar olarak, yönetmen olarak, dramaturg olarak, akademisyen olarak… Konumum ne olursa olsun, gerçek olan tek şey; emek vermek ve üretmek…

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
ümraniye escort
Antika Eşya Alanlar Antika Alanlar ikinci el saat alan yerler Antika Alanlar Antika Alanlar