• DOLAR
    5,8964
    %0,67
  • EURO
    6,5459
    %0,25
  • ALTIN
    295,12
    %0,86
  • BIST
    7,6905
    %0,33
Cevdet Bayram
Cevdet Bayram
c@tiyatrogazetesi.net
ŞİİRİN KAREKTERE DÖNÜŞTÜĞÜ OYUN “DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI”
  • 0
  • 37
  • 06 Ocak 2020 Pazartesi
  • 1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars
  • +
  • -

Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı oyunlaştırmaya nasıl karar verdiniz?
Turgut Uyar’ı ve onun Göğe Bakma Durağı, Geyikli Gece gibi hemen herkesçe bilinen şiirlerini ben de bilip seviyordum fakat Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabı ve genel olarak Uyar hakkında etraflıca bilgiye sahip değildim aslında. 2012 yılıydı sanırım, Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur şiiri Ekşi Sözlük’te karşıma çıktı. Okumayı bitirdiğimde fark ettim ki burnum sızlamış, gözlerim dolmuş… Ve kendimi o mısraları söylerken hayal etmişim. “Ben bunları söylemeliyim” dediğimi hatırlıyorum. “Bu adamın (Yekta’nın) hikayesini paylaşmalıyım, daha çok insan tanımalı Yekta’yı!”. O andan itibaren hep aklımdaydı bu. Ama 2017’de kısmet oldu, prömiyerimizi o yılın 1 Kasım’ında gerçekleştirdik.

Metnin odağında Akçaburgazlı Yekta şiirlerini ve şiirdeki Yekta karakterini görüyoruz. Ancak aralarda oldukça yerinde harmanlanmış başka şiirlerde var. Diğer şiirlere nasıl karar verdiniz?
Kitabın tamamını sahneye taşımadık elbette; hatta sahnede izlenen, kitabın küçük bir kısmı diyebiliriz. Oyunda yer alan şiirlerin tamamı Yekta’yla doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı. Yaptığımız dramaturgi çalışmasında gördük ki bu şiirlerin bazılarının başlığında ya da mısralarında Yekta’nın adı bizzat geçiyor, bazılarındaysa geçmemesine rağmen aslında bu şiirler de Yekta tarafından söyleniyor. Oyunumuzun merkezine Yekta’yı alıp çatıyı onun üzerine inşa ettik.

Oyunu izlerken reji, dekor ve oyunculuk ilişkisindeki uyumdan etkilendiğimi belirtmek isterim. Şiir oyunlaştırmak zordur. Oynamak da ayrı zor. Oyuna nasıl hazırlandınız?
Oyunu Mîrza Metîn yönetti. Mîrza daha önce de birden fazla kere birlikte çalıştığım, çok sevdiğim bir dostum. Hakkını teslim etmeliyim; kitabı severek okumam Turgut Uyar sayesindeyse, oyunu bu denli severek oynamam da başta Mîrza sayesindedir. İlk olarak Mîrza, asistanımız Uğurcan ve ben, Tiyatro Medresesi’nde 9 günlük bir kampa girdik. Hazır fırsatını bulmuşken buradan Medrese ailesine de teşekkür etmek isterim. Daha önce de EKİP’in çokça konakladığı, İki Kapılı Ev, Avrupa gibi oyunlarımızın provalarına ev sahipliği yapmış olan Tiyatro Medresesi’nin yeri hem EKİP hem de benim için ayrıdır; sağ olsunlar. Medrese’deki bu kampın ardından provalarımıza İstanbul’da devam ettik. Verdiğimiz uzun sayılabilecek aralar da içinde olmakla birlikte toplamda 2 buçuk ay kadar sürdü provalarımız. Dekor ve aksesuar tasarımımız ile kostümümüz Başak Özdoğan’a ait. Başak da daha önce defalarca kere çalıştığım bir dostum. EKİP’in Avrupa, Macbeth, Popüler Gerçek oyunlarının tasarımı da ona aitti. Tek şey rica ettim ondan: Dekor benim arabaya sığsın, şoförün yanındaki koltuk boş kalsın, oraya da asistanımız oturacak, arabayı ben kullanacağım, turne yapacağız.  Her ne kadar benim kişisel programımın yoğunluğu nedeniyle şimdiye kadar pek şehirler arası turne yapamamış olsak da Başak tam da konuştuğumuz gibi yaptı her şeyi. Eski evraklardan, tozlanmış dosyalardan, kâğıt, karton ve mukavvalardan koskoca bir dünya yarattı. Ve bu mütevazı görünen tasarımla Afife Tiyatro Ödülleri 2018’de Yılın En Başarılı Sahne Tasarımı’na aday oldu. Sanatsal yaratımın harcanan paranın miktarıyla hiçbir doğrudan ilişkisi bulunmadığına örnek olduğunu düşündüğüm için özellikle belirttim bunu.

Web

Oyuna bizi evinize gelen bir misafir gibi karşıladınız. Oyunda da seyirci ile sürekli iletişim halindeydiniz. Bizler şiir okuyan birini değil de bizimle söyleşen birini izler gibiydik. Bu fikir nasıl gelişti?
Oyunumuz bir anlatı. Mîrza rejisini bu toprakların geleneksel tiyatro anlayışının, meddah geleneğinin üzerine inşa etmeyi tercih etti. Yekta insanlarla sohbet etsin, dertleşsin istedik. Karanlığın içerisinden seyredilen aydınlatılmış bir sahneyi, bu iki uzam arasındaki soğuk kopukluğu istemedik. Mîrza’nın kendi tiyatro yolculuğunda peşinde olduklarından biri hep budur zaten. Ben de daha önce Largo Desolato, İki Kapılı Ev gibi rejilerimde bu alanı araştırıp tecrübe etmiştim. Anlaşmakta zorlanmadık bu yüzden. Provalarda doğrudan Mîrza’nın, Uğurcan’ın ya da o günkü provada yaratıcı ekipten kim bulunuyorsa onun gözlerinin içine bakarak anlattım hep. Fakat anlık duygusal tepkiler dışında alabildiğim sözlü veya başka türlü bir tepki söz konusu olmuyordu. Oyunun sahne yolculuğu başladıktan sonraysa bu alan durmaksızın boyutlandı. Başlarda çok daha köşeli, çekingen, mesafeli, sınırlı olan anlatan – dinleyen ilişkisi zamanla öyle rahatladı ki prömiyerde 70 – 75 dakika süren oyun geçtiğimiz sezonki temsillerden birinde 100 dakikayı geçti!  Ben de bunun üzerine bu yaz oturup metni kısalttım; çünkü sırf sürenin uzaması korkusuyla seyircinin oyuna katılımını kısıtlamayı kesinlikle istemiyorum.

Oyunda bu söyleşme hali seyircide nasıl karşılık buluyor? Bu karşılık oyunu nasıl etkiliyor?
Seyirci başta şaşırıyor. Oyuna Yekta olarak başlıyor, seyirciyi salona Yekta olarak ben davet ediyorum. Her temsilin başında 5 – 10 dakika kadar süren, metinden bağımsız, yarı doğaçlama bir girizgâhım var. Bu girizgâhta “Sadece ben anlatmayayım, isterim ki siz de bir şeyler söyleyin, sohbet edelim” dediğimde bir anlaşılmazlık, bir sessizlik söz konusu oluyor. “Cep telefonlarınızı açık tutabilirsiniz, dünyanın bin türlü hâli var, belli mi olur, belki acil bir şey çıkar” ya da “arada öksürenler oluyor, susayanlar oluyor, ihtiyacınız olursa söyleyin vereyim, sizin için buraya su koyduk” deyip sahne kenarındaki su şişesini gösterdiğimde şaka yaptığımı sanıp gülenler oluyor. Ama sonra bakıyorlar ki şaka yapmıyorum, hakikaten sohbet etmek istiyorum, o zaman rahatlıyorlar. Örneğin bir temsilde seyircilerden biri suyunu benden istemedi, kalktı sahnenin ortasından geçip kendi aldı, yerine dönüp içti. Çok hoşuma gitti, ondan sonraki temsillere ekledim, “isterseniz kalkıp kendiniz de alabilirsiniz” dedim.  Ama her zaman da böyle olumlu dönüşler alamıyorum tabii. Bir keresinde de bir seyirci benim oyuna doğaçlamayla başladığımı, o sırada Yekta’yı oynadığımı anlamadı. Başlayalı daha 1 – 2 dakika olmuştu zaten, daha orijinal metne geçmemiştim bile; birden elinde tuttuğu biletini sallayarak dedi ki “Beyefendi siz ne anlatıyorsunuz? Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı eserini izlemeye geldim ben!.. Tarih doğru, saat doğru, mekân doğru; oyun nerede!”.  Tiyatro salonunda seyirciyle bir birliktelik kurarsınız. Her birliktelik gibi bu birliktelikte de birlikte olmanın temel koşullarına saygı göstermek gerekir. Bu sınırların dışına çıkılmadığı müddetçe bu “söyleşme”nin oyuna olumsuz bir etkide bulunması bence imkânsız.

Sahnede tek başınaydınız. Ancak mutfakta çok kişinin emeği olduğunu biliyoruz. Örneğin, Yönetmen Mirza Metin’in daha önce farklı çalışmalarını izlemiş biri olarak sizi izlerken onun da varlığını hissettim. Sahne tasarımı oyunun akşına ve izlenmesine çok katkı sunmuştu. Sizin dışınızda kimler var? Nasıl çalıştınız?
Sahnede hiçbir zaman tek başınıza olmazsınız. Kimse yoksa seyirci vardır; ortağınız, yoldaşınız odur. “Tek kişilik oyun” tabiri sahne üzerinde tek bir kişinin bulunduğu oyunları ifade etmesi bakımından her ne kadar doğru görünse de hiçbir oyunun tek başına oynanamayacağı gerçeğini yabana attığı için hatalıdır. Bu yüzden, dekor, ışık vb. hiçbir teatral etmenin bulunmadığı çırılçıplak bir uzamda olsaydım dahi, seyircim olduğu müddetçe tek başıma olmazdım. Bunu bir kenara bırakırsak, EKİP’in her işi gibi bu da bir ekip işi. Ben daha önce Mîrza’nın yönettiği Nerde Kalmıştık?’ta oynadım, sonra da onun yazdığı Aç Köpekler’i yönettim. O oyunun ışık tasarımını da Alev Topal yapmıştı; zaten o vesileyle tanışmıştık. Mîrza da pek çok kere çalışmıştı Alev’le. Alev ışıktan çok karanlıkla, gölgeyle ilgilenen bir tasarımcı. Oyunu sahneye koyma meselesi ciddiye bindiği andan itibaren aklımızda sadece o vardı. Dekor daha somut, elle tutulur bir şey olduğundan ister istemez ön plana çıkabiliyor fakat o dekor bir ışığın içerisinde “öyle” gözüküyor. Seyirci bunun ayırdına belki net olarak varamayabilir ama tezgâhın öte yanında duran bizler biliyoruz ki sahne tasarımı denen şeyi dekor, ışık, kostüm, oyuncu, aksesuar gibi etmenler birlikte meydana getirir. Bu yüzden de Başak ve Alev hem ayrı ayrı hem birlikte bu kadar uyumlu bir yaratıcılık içinde çalışmasalardı sahnedeki hiçbir şey şu anda göründüğü gibi görünmezdi. Aslında EKİP’in her işi gibi Dünyanın En Güzel Arabistanı da birbirini, birlikte üretmeyi seven bir grup insanın işi. Müziğimizi besteleyen, daha önce Macbeth ve Popüler Gerçek’te de birlikte çalıştığımız Orhan Enes Kuzu, afişimizi ve tanıtım görsellerimizi tasarlayan Önder Sakıp Dündar, asistanlarımız Uğurcan Güngör, Ahmet Can Düz, Gün Gözde, Ozan Kaya… Bu insanların birinin eksikliği oyunumuzu da eksik kılar; biri bir başkası olsaydı, oyunumuz da bir başka olurdu.

İzlerken hiç ihtiyaç duymadım ama sormadan da edemeyeceğim. Neden müzik kullanmadınız?
Kullandık. Fakat sadece fuayede geçirilen zaman için. Mîrza oyun esnasında müzik olup olmaması konusunda provalar esnasında hep kuşku içindeydi ve bir türlü karar veremedi. Fakat bir yandan da -ya kullanmaya karar verirse diye- müziklerin hazırlanması gerekiyordu. Enes de öyle yaptı; hem fuaye hem de oyun esnası için belirlenen birkaç yere her ihtimale karşın müzikleri besteledi. Gene de müzikle bezeli bir oyun değildi Dünyanın En Güzel Arabistanı; çok az yerde müzik vardı ve oyun prömiyerde o hâliyle sahneye çıktı. O ilk oyunun ardından Mîrza sadece oyun öncesinde, fuaye alanında müzik bulunmasının rejisine daha uygun olduğunu söyledi. Böylece prömiyer izleyicisi dışında kimse o şarkıları dinleyememiş oldu. Burada Enes’e de teşekkür etmeliyim. Sektörde yıllardır bulunan, onlarca oyun müziği bestelemiş, ödüller almış bir profesyonel olarak bir an bile tereddüt etmeksizin peki dedi. Bu memlekette bu işi yapanlar bilirler ki başarının egoyla bu çeşit bir ters orantısına kolay rastlanmaz.

Ben oldukça samimi bir oyun izledim. Emeğinize sağlık. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Fotograflar: Abdullah Ataş

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
Antikacı
Antika